ALI ALISIR’IN YAPITLARI UZERINE – EVRIM ALTUG

 

Ali Alışır - Sanal Savaşlar Sergisinden 2013

 

Welcome my son, welcome to the machine.

Where have you been? It’s alright we know where you’ve been…

Hoşgeldin evlât, hosgeldin makineye.

Nerelerdeydin? Tamam.. biz biliyoruz, nerelerde olduğunu…

Pink Floyd, (*)

–  Welcome To The Machine’, Wish You Were Here, 1975

Yanık dijital papirüsler

Çağdaş fotoğraf sanatçısı Ali Alışır, 2009  tarihli  “Sanal Bedenler” sergisi  ile, 2011 tarihli “Sanal Mekânlar” sergisinin ardından, 2013’ü, “Sanal Savaşlar” dizisiyle karşılıyor.

Ressamlığının da verdiği güç ile, fotoğrafa bir resim üretim alanı olarak yaklaşarak, teknolojik imkânları bireysel estetik ve bilgi üretiminden yana seferber edip çalışan Alışır’ın böylesi bir klasik konuyu seçmiş olmasında sıra dışı bir şey yok. Sıra dışı olan, bu konuyu ‘klasik’leştiren Dünya koşulları.

Örnek mi? Türkiye’nin 658 km. yukarıdan, 2,5 metreye kadar derinleşebilir çözünürlükle gözlem yapabilen ilk istihbarat uydusu Göktürk 2’yi Çin’deki Jiuquan üssünden Dünya yörüngesine gönderdiği (18.12.2012, 18.13 ) şu günlerde, savaşların kaderi toplar, tüfeklerle değil, dijital radar, füze veya savunma sistemleriyle, dahası, bilginin elektronik gözünün ileti hızı ile yazılıyor.Bu dijital savaşların yoğunluğuna referans vermek gerekirse, şu anda ABD’nin yörüngedeki 443 uydusundan 122 tanesi askerî, 116 tanesi resmî amaçlara hizmet ederken, kayıtlarda bunların sekizi sivil, 197 tanesi ise ticari kökenli biliniyor. Uydu yarışında ABD’yi 110 sayıyla Rusya, 93 sayıyla ise Çin izliyor. (ucsusa.org)

Göktürk 2’den, ironik bir tesadüf eseri, referans verdiği yere inersek, son yıllarda Türkiye’de mevcut toplumsal yapı ve iktidarın kaynağını değiştirecek derinlikte, özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri kurumu üst rütbeli mensuplarına yönelik ‘Ergenekon’ gibi bir hukukî ‘dijital savaş’ın hangi elektronik ‘delil’lere dayandırılarak yaşandığını göz önüne aldığımızda, eserlerin sorgulayıcı etkisi daha da bariz hale geliyor.

Sanal Savaşlar dizisinde, tıpkı Sanal Mekânlar’da gördüğümüz gibi, sanatçının seçtiği işlevsel kimi devasa imajlara, dijital, mekanik mikro çip ve devrelerden oluşan, gri, enformatik bir ‘motif -tortu’ refakat ediyor. Bu motif-tortu yüzeyi, insana birer bilgi ve imge kaynağı olarak eski Mısır papirüslerini çağrıştırıyor.Alışır, post-modern bir elektro – kilim dokusunu duyumsatan, ‘Dijital Papirüsler’ diyebileceğim bu ‘tortu’yla beslenen yapıtlarına referans aldığı büyük, yer yer tek renkli, kimi siluet, kimi grafik poster detaylılığındaki militarist karakterli şiddet dolu görseller için, uzun yolculuklara çıkmış.

Sanatçı İngiltere’den Amerika’ya, Almanya’dan Polonya ve İtalya ile Rusya’ya, oradan Çanakkale’ye uzanan bir küresel güzergâhtaki ‘savaş müzeleri’  veya simulasyon merkezlerine, tek tek ziyarette bulunmuş.Sergi, nesli gereği gerçek bir savaşa dahil olmamış olan ve bu uğurda bir araştırmacı gazeteci içgüdüsü ile çalışan, özellikle de, İngiltere’deki Kraliyet Savaş Müzesi ile Winston Churchill’in ‘Savaş Odaları’nı ziyarette bulunan Alışır’ın bu alanlarda tespit ettiği çarpıcı anları bizlere ulaştırması bakımından, öznelleşerek ilginçleşiyor.

Ali’nin küresel emperyalizm ve savaş kültürüne olan isyankâr merakı, insana yine aynı ülkenin büyük muhalif kalemi George Orwell’ın “Burnunun ucunda olanı görmek, sürekli mücadele etmeyi gerektirir.” sözündeki ebedî huzursuzluğu çağrıştırıyor.Ancak bu huzursuz ilginçliğin asıl meseleye hizmet eder işlevsellikte bir ‘ara-yüz’ olduğu, birbirine ‘kılcal’ değerlerle bağlı devre – çiplerle bağlı bu yıpranmış, soyulmuş imajları biraz daha gözlemlediğimizde kendini göstermeye başlıyor.

Malûm, günümüz müzecilik anlayışı, bireyi de tarihin bir ‘müşterisi’ olarak tatmin etmek ve kapitalist sistemden kopmaz bir sadakat ile rıza ve ‘mit’ imal etmekle yükümlü. Hal böyle olduğu için, Alışır’ın çoğunluğu manipülatif kaynaklarda seçtiği ve eleştirel bir bakışla bizlere sunduğu kimi savaş imgelerinde, zihniyetleri baştan tasarlayıcı, tepeden inmeci bir uydurma şehvet ve sözde kutsal – kurgusallığın hayli ön planda olduğu görülüyor.

Sözgelimi, sergideki bir büyük, yeşil, güdümlü bomba, sapsarı, cilalı, tertemiz kod numarası ve şişman, ölüme iştahlı görünümüyle, son derece masum ve cazip gibi duruyor. Bombanın bu görüntüsü, insana Fransız düşünür Jean Baudrillard’ın ‘Bir bombanın en tehlikeli anı, onun patlamadığı zamandır,’ sözünü ayrıca hatırlatıyor.Ya da sergide, bir diğer uzun menzilli füzenin havadayken tespit edilmiş dikenli, hasmane görüntüsü, onu sanki vahşi doğada avına süzülen alışıldık bir yırtıcı kuş misali kanıksamamıza neden olabiliyor. Veya yine, kokpitindeki bir jet savaş uçağı pilotunun sürüş keyfi,  kullandığı 02 numaralı metal dev eşyayı sanki yeni model bir spor otomobilmiş gibi incelememize yol açabiliyor.

Bunun gibi, sergideki Birinci ve İkinci Dünya Savaşı içerikli savaş ‘sahne’leri de, neredeyse birer hayale dönüşen belirsiz, uçucu renkleriyle birbirlerinden uyuşturucu bir güç alıp, izleyicinin algısına, hayal mi, gerçek mi olduğunu hiç umursamadan, niceliğiyle çullanıyor.İlginçtir, hatırlamasak dahi hep bir yerlerden (elbette bize her şeyi baştan yazdıran beyazperde ve beyazcamdan!) nafile yere referans alabileceğimiz bu süvariler, Mitsubishi kamikaze uçakları, Sopwith Camel pırpırlar, B-17 ağır bombardıman uçakları, tank ve piyadelerin  imajları arasında, gerçeği aramak, an be an zorlaşıyor.

Ancak yine aynı imajlar arasında sanatçının Çanakkale cephesinde bulduğu eski, yıpranmış, hakiki bir el bombası ve bir savaş müzesinde rastladığı, sahibi çoktan sonsuza karışmış bir çift çizme de bulunuyor.Çok geçmeden, bu cilalı kara çizmelerin, yüksek olasılıkla savaşta ayaklarını yitirmiş bir askere ait olduğu içlerindeki ahşap protezlerden ötürü anlaşılıyor. Sergi özellikle bu iki çok dokunaklı parçası ile insan yüreğine büyük, parça tesirli ve kalıcı bir duygusal ‘hasar’ vermeyi başarıyor.

Sanal ve gerçeği, şimdide mukayese eden bu görüntülere belli bir yerden baktığımızda, bilumum savaşın sorumlu ve kurban uluslarının, adeta farklı kapasite ve modellerdeki bilgi işlem depolarını andırdığı da söz konusu olabiliyor.Sürekli, ‘savaş’ denen ve insanlık tarihinde modası hiç tüketilmeyecek olan bu cana ve mala doymak bilmez ‘yazılım’ı içeren depolarda, bugün artık binbir türlü modellerde ana kartlar ve sınırsız sayıda mikro işlemci devre ve çipler yer alıyor.

İşte sistemi de, zaten yazılımları da artık birbirine yabancılaşmış biçimde üreten bu devreler, bireyler oluşturuyor.  Günümüzün fikir haritaları, bu birey / devrelerce yazılıyor, ya da formatlanıyor veya aşırı yükleme nedeniyle yanıp, ya da kendini tasfiye edip, devre dışı kalıyor. Kimileri bunu çöküş, gerileme, kimileri de, menfaatleri düzeyinde devrim diye niteleyebiliyor.Çağdaş bir fotoğraf sanatçısı olan Ali, insanın madde ve manâ arasında sıkışan varlık ve hiçlik sorununu, hem sayısal, hem de organik bir emek refakatinde görselleştiren, bunu yaparken vicdanını metafizik bir filtre misalî kullanan bir imge emekçisi.

Bu ‘sanal’ manzaralara her daim maruz kalan birer devre-hücre olarak Sanal Savaşlar dizisinin bize günümüz tabiriyle ilettiği / ‘FW:’ladığı  en gerçekçi mesaj,   – ne kadar inkâr etsek dahi – pasifliğimizle bile parçası olduğumuz bu sistemin yazılımının, sorgulanmayı koşulsuz bir öncelikle hak ediyor olması.Hemen hepimize birer imge obezi olduğumuzu anımsatan bu çalışmalarla, Ali’nin yanan dijital papirüslerinde basılı ‘uygar’ tarihimiz hakkındaki ön bilgimizi geleceğin ve insanlığın yararına ‘güncelleme’ imkânımız, hâlâ var. Pasif, atık, faydasız birer ‘veri’ olmaktan kurtulmamız, bu imgelere görüntünün her iki tarafında göstereceğimiz vicdanî ve kültürel refleksle mümkün.

Zaten Ali de, “…sistemlerin değiştirilmesinin ana kaynağının yazılım olduğunu düşündüğü” (**)  için, işe önce devreleri devreye sokarak başlıyor.

Orada da şarkı, yeniden başa alıyor kendini.

Makineye hoş geldin,’ diyen o Pink Floyd (*) şarkısı misali.

 (*) ‘Welcome To The Machine’ şarkısı, Pink Floyd grubu, Wish You Were Here albümü, 1975

 (**) Sanatçıyla görüşme, 18.12.12, İstanbul

Sanat Eleştirmeni / Evrim Altuğ -2012

 

Reklamlar