ARTAM GLOBAL ART DERGISI – ROPORTAJ

aa1

.

Çalışmalardaki binalardan biri Viyana’da bulunan Karlskirche Katedrali’ni andırıyor. Bu yapı 1713 yılında kara veba Viyana’yı sardığı zaman İmparator’un halkın kurtulması ve hastalığın sona ermesi için St. Charles’a adadığı bir adak, gerçekten de veba salgını durulur ve 1715 yılında katedralin inşasına başlanır. Mimar Barok usta Johann Bernard Fischer von Erlach’tır. Diğer bir çalışmada 1902 yılında dünyanın ilk gökdeleni olarak beşinci cadde ile Broadway’in kesiştiği köşede, mimar Daniel Burnham tarafından tasarlanarak inşa edilen Flatrion Binası. Oldukça ilginç hikayeleri olan bu binaları nasıl seçtiniz?

Ortaçağ ve Rönesans’tan günümüze insanların yaşadığı, çalıştığı, sosyal ortamını paylaştığı, ticaret yaptığı yada ibadet ettiği mekanları çalışmalarımda kullandım. Sizinde belirttiğiniz gibi hepsinin aslında tarihte oldukça önemli yerleri var.Burdaki amaç eski dönemdeki yaşam biçimlerini,inanışları ve sosyal paylaşım alanlarını günümüzdeki temsilleriyle yeniden yorumlamaktı.Bu yüzden bu projeye başlarken mekan kavramı eskiden bizim için ne ifade ediyordu,bugün ne ifade ediyor gibi kavramları sorgulayarak başladım.Bunu yaparken elektronik devrelerin ve chiplerin formundan yararlandım.

Yeni serginizi bize kısaca tanıtabilir misiniz?

Günümüzde mekan kavramı artık dört duvardan ibaret değil.İnternetin ve siber ortamın gelişmesiyle beraber insanlar oldukları yerden artık bambaşka yerlere gidip seyahatler yapabiliyor,farklı bilgilere sahip olabiliyor yada yeni insanlarla tanışıp farklı anlanlarda ticaret yapabiliyor.Bütün bu oluşumlar aslında bir dizi elektirik yükünün elektronik devreler yoluyla ağlar üzerinden seyahatiyle mümkün oluyor.Ve bugün hepimiz biribirimize bu ara yüzler ve ağlar yardımıyla bağlanıyoruz.(Cep telefonları, tabletler,bilgisayar vs..) Email ve multimedya mesajları ve sosyal paylaşım siteleriyle dünyanın neresinde olursak olalım herşekilde habere bilgiye ve birbirimize anında ulaşabiliyoruz. Burda önemli bir devrimden ve değişimden söz ediyoruz. Bilgiler,görüntüler,sesler artık fiziki bir ortama ihtiyaç duymadan dünyayı dolaşıyor. Yani tam anlamıyla bir mekan çözülmesi yaşıyoruz. Teknoloji’nin Rönesans’ı artık Sanal bir ortamda oluşturuluyor.

Bu yüzden bende “Sanal Mekanlar” projemi rönesans ve ortaçağın fiziki etkenlerle üretilmiş ağır kasvetli yapılarının üzerine bu arayüzleri (elektronik devreleri ve chipleri) kullanarak kurguladım.Bu mekanlar uzaktan bakıldığında sanki görüntü çözülüyormuş etkisi yaratırken,yaklaştığınızda görüntülerin birer bilgi bütünü olduğunu kavramamızı hedefliyor.(Elektronik devrelerin üzerindeki 1-0-1-0 kodlamaları) Bugün ne ironiktir ki dijital fotoğrafı oluşturan etken de artık görüntü değil,bilgi bütünüdür.Bütün bu projeye fiziki mekanında zihnen uzaklaşan bizlerin, sayısal teknolojiyle kuşatılıp,sonsuz görüntü ve bilgi bombardımanına maruz kalmasının sanatsal bir eleştirisi olarakta bakabiliriz.

Bu çalışmalarda kendi çektiğiniz fotoğraflardan yararlandınız mı?

Evet hepsi kendi çektiğim fotoğraflardan oluşmakta.20’ye yakın ülkenin önemli sayılabilecek yapılarını fotoğrafladım.Daha sonra bu fotoğrafları stüdyomda çekmiş olduğum elektronik devrelerin ve chiplerin fotoğraflarıyla birleştirerek görmüş olduğunuz bu görüntüleri yarattım.

Virtual Bodies,sergisinde kullandığınız estetik, malzeme ile beraber çok netti. Bu serginizdeki çalışmalar ise kağıt üzerine füzen, suluboya, mürekkep kullanıldığında oluşan, neredeyse nostaljik bir etki ortaya çıkmış. Bu farklılığın ortaya çıkışını bize biraz anlatabilir misiniz?

Evet özellikle Sanal Bedenler projesi hiper gerçekçi bir üslupla kurgulanmıştı.Aslında öyle olması fiziki benzerliklerin vurgulanması açısından önemliydi.Eleştirilerim tüketim toplumunda bedenin bir fetiş nesnesi haline getirilmesiydi.Bir başka açıdan ise sistemi oluşturan yapıyı eleştiriyordum.Magazinden sanata siyasetten edebiyata,sinemaya kadar birçok alanın biribiriyle ilişkilendirildiğini ve gerçek kavramların içinin tamamen boşaltıldığını ve inandırıcılıklarının kaybolduğunu ortaya koymaya çalışıyordum.Sanal Beden’ler bu yüzden teknik anlamda kusursuz ama fiziki olarak transeksüel bir yapıda oluştu.

Mekanlar ise tam tersine fiziki ortamını zihnen terk eden insana ve ortamına yönelik bir eleştiri.Yani Sanal Bedenler’deki o fiziki gereklilik Sanal Mekanlar’da yok.Hatta Rönesans’ın kendine has o alan derinliğinden,perspektifinden yoksun olmasını özellikle tercih ettiğimi söyleyebilirim.Çünkü bugün bizler sürekli yer değiştiren bilgi ve imgelerin bombardımanı altında yaşıyoruz ve bu,yaşam alanlarımıza nüfuz ederken fiziki dünyayla mesafemizi hergün biraz daha silikleştiriyor.Yeni çağımızın perspektifinin bu şekilde oluştuğunu düşünüyorum.

Özellikle çalışmaların içindeki ayrıntılardan, çalışmanın üzerindeki ritmik dokular ve izler nedeniyle de bir hareket illüzyonu doğuyor. Aslında kısmen Virtual Bodies ve Methomorphosis te’de olan bir etkiydi bu. Bize bu illüzyonist hareketi biraz anlatabilir misiniz?

Bu özellikle tercih ettiğim birşey değildi aslında.Hatta çalışmalarımın omurgasını fiziki benzerliklerden çok kavramsal yönleriyle oluşturmayı tercih ediyorum diyebilirim. Tarz dediğimiz şeye de böyle bakıyorum.Neyi fotoğrafladığınızdan çok neyi vurgulamak için fotoğraf dilini kullandığınız bence çok daha önemli.Belkide illüzyon dediğimiz şey de bu fikirlerin benzerliğidir.

 Bundan sonraki projeleriniz nelerdir?

“Sanal” kavramıyla ilgili birkaç projem daha olacak.Ve şimdiden bu çalışmalara başlamış durumdayım.

Ali Alışır ile röportaj / 2011

.

Reklamlar