ALI ALISIR’IN YAPITLARI UZERINE – EMRE ZEYTINOGLU

_MG_8322a

SANAL BEDENLER

Fotoğraf sanatçısı Ali Alışır, geçtiğimiz Kasım ayında Ekavart Galeri’ de “Sanal Bedenler” adlı bir sergi gerçekleştirdi.Teknolojik olanaklar çerçevesinde müdahalede bulunulmuş bu sergideki fotoğraflar, ruh ve beden problematiği üzerinde öne çıkan yeni yaklaşımların çarpıcı görüntülerini taşımaktadır.”

İnsanlar kendilerini, kendi yaratılışları doğrultusunda hep “aşkın” bir varlık olarak gördüler; bedenlerine sığmayan bir anlamın olduğunu hep hissettiler.Eski bir felsefi konudur;Beden bu “aşkınlığa” yanıt veremediği, o anlam zenginliğine ayak uyduramadığı ve atıl bir nesne gibi beklediğinde, sürekli biçimde sıkılmıştır: Beden kendinden sıkılmıştır.

Bedenin kendisinden sıkılması, elbette onun metaforik bir varlık olduğunun vurgulanmasıdır.Beden ile ruhun ya da görünür nesne ile metafizik dünyanın birleştiği o metaforik varlık:Bedenin ta kendisi…Teolojik süreçten, laik felsefe sürecine geçişte bile bu düşünce sistemi (kimi istisna çıkışlar hariç) pek değişmemiştir.Batı felsefesinin karakterini anımsayacak olursak, onun ana yapısı, bedenin metaforik varlığı üzerine kurulur.Şu belirtilmeli ki; ruh ve bedenin nesnesi arasındaki o katı ayrımın sorgulandığı, hatta ustaca yumuşatıldığı anlarda bile, o metaforik varlığın olanaklarından yararlanılmıştır.

Atıl bir nesne olduğunu hisseden beden,ruh ile giriştiği bu metaforik ilişkiyi, diğer yandan cinselliğe yöneltti.Yani beden aynı zamanda, cinselliğin de metaforunu üstlendi. Ruhun ve cinselliğin metaforu olarak yazılan bedenin tarihi, hiçbir karşıt düşünceye rastlamaksızın kolayca onay gördü.

Ne var ki her zaman onaylanan bu tarih, özellikle 1990’ lı yılllardan itibaren bir takım yeni ve güçlü sorgulamaların metni (ya da hedefi) halini aldı. Gerçekte, bedenin tarihine karşı geliştirilen eleştiriler elbette 1990’ ların koşullarından doğmadı ama, bu tarih geçmişteki tüm tereddütlerin ele alındığı bir sahne yarattı. Ruh ve bedenin birbirine karşı giriştiği taarruzlar, “aşkın” varlıklar arasında daha ayrıntılı (dahası, şaşırtıcı) kapmalar, öznenin kendi iradesini altüst eden “yabancılaşma” etkileri vs. İnsanın kendisine yapay bir   “ikiz” yarattığını göstermektedir. Bu durum doğrudan ruh ile ilişkiliydi: Ruhun makineleşmesi…

Andy Warhol,“Bir makine olmak istiyorum” dediğinde zirvedeki züppeliğin formülünü açıklar.Kendi tekil makinesini, birazcık daha fazla simülasyon ve sunilik ile, makineler ve makineli nesneler sistemine ekleyerek makineleşmeyi bozar. Sıradan makinenin nesne ürettiği yerde Warhol, nesnenin üretilmiş olması anlamına gelen gizli erekliğini üretir. Aşırı ereklilik içinde, nesnelik sürecinden çıkan gizli anlamsızlık içinde makineyi yeniden üretir. Diğerlerinin ilave bir ruh aradıkları yerde o ilave bir makine arar; ilave bir anlam aradıkları yerde o ilave bir yapaylık arar. Giderek daha az kendi ve daha yapmacık olarak, dünyanın sıradan kesinliğinin yeniden üretilmesi yoluyla makinenin büyücülüğüne zarar verir. Giderek daha az arzu öznesi olarak, nesnenin hiçliğine daha da yakınlaşır.

“İkiz” yaratmak bir makine haline gelmektir. Ruhun “ikiz”ini yaratmak, makineyi büyücü kılar.Oysa yapmacıklar dünyasını onaylamak, makinenin büyüsünü yapaylıklar dünyasına havale etmekte ve o büyüyü de simülasyona dönüştürmektedir.Her tür kökensel var oluşun “İkizi”ni yaratan makineler istemi ise, fiili olarak var olmayan “şey” leri yeniden (ve farklı bileşenler sayesinde) var eder; o “şey” leri yeniden ve yeniden üretir.Warhol’un (Baudrillard’a göre) buydu. O, ruh kavramının kökenlerin aramaya dalmamış, ruhu makine sisteminde yeniden yaratmıştır.

Konuya böyle baktığımızda, bedenin ruh ile giriştiği metaforik ilişki de değişmeye yüz tutar.Ruh makine sisteminde kendisini yeniden üretirken, beden ile olan karşıtlık ilişkisini iyice zayıflatır.Fakat bu arada beden, de, kendisini tanımlarken atıl bir nesne olarak sunmaktan vazgeçmiştir. O beden, giderek ele avuca sığmayan, elden kaçan, değişen bir madde haline gelmeyi seçmiştir.

1990’ların en çarpıcı sanatsal eylemlerinden birini,bize Orlan yaşatmıştı.Bedenine (özellikle de yüzüne) arka arkaya yaptırdığı estetik operasyonları bir sanat yapıtı halinde sunan Orlan, bedenini modelsiz (böylece, aynı zamanda da kopyasız) bir görüntüye dönüştürüyordu. (simülakr).Orlan’ın bedeni, sürekli değişmekte ve varlığını o değişime sokulmuş nesnede bulmaktaydı. O bedenin “kendi-bütünlüğü” düpedüz hayali  idi.Diğer yandan Michael Jackson’ı düşündüğümüzde, bu estetik operasyonların giderek ilk görüntüyü unutturduğunu, onun yanlızca  “son hali” ile anılır bir  “salt-görüntü” olduğunu deneyimlememiş miydik? Ve Baudrillard Michael Jackson  için şunu yazıyor:Michael Jackson değişen ve yalnız bir yaratık;evrensel olduğu için kusursuz bir melezliğin öncüsü,ırklar sonrasının yeni ırkıdır.Bugünün çocukları melezleşmiş bir toplum karşısında şaşırmıyorlar: Bu onların evreni ve Michael Jackson’in yüzüne estetik yaptırdığı, saçlarının düzleştirdiği, derisinin renginin açıldığı kısacası kendini titizlikle yeniden oluşturduğu da eklenmeli buna…

Bir protez-beden olarak Michael Jackson, ne ırktan ve cinsiyetten arınmış ölümsüz bir tanrıydı (bunun böyle olmadığını bizzat gördük),ne de ırklar ve cinsiyetler-arası bir uzlaşma elçisi…Hiçbiri değildi. O yalnızca  tüm biçimlerin bir embriyonu idi. Ve bunu da kendi başına, makineleşme isteği ile başarmıştır.

Ali Alışır’ın yapıtlarına bu bağlamda bakacak olursak, “Sanal Bedenler” sergisinde yer alan fotoğraflarda, beden üzerine yazdıklarımızın görsel karşılıklarını bulmaktayız.Yeni teknolojik olanaklar ile müdahale edilmiş bu fotoğraflar, bize cinsiyetler arası, ırklar arası bir beden betini sunuyor. Ruhun makineleştiği;makineler dünyasındaki yapaylık ile, ruhun yeniden ve yeniden üretildiği, bedenin (aynı ruh) artık zihinde canlandırılan bir görüntüden başka bir şey olmadığı bir ortam bu…

Elbette böyle bir ortam, Ali Alışır’ın da izleyiciye anımsattığı gibi, yalnızca bedenler ile sınırlı kalmıyor. Tüm bir yaşamın, tüm insani eylemleri (pratik ya da ruhsal ) bir melezleşmeye tabi tutuluyor. Böyle bir düşünce, daha önce de bu yazıda belirttiğimiz üzere, 1990’lı yılların cazip konusudur. İnsanlar hem çarpıcı biçimde deneyimledikleri bu melezleşmeyi seyretmektedir, hem de o deneyimi son derece olağan biçimde algılamaktadır. Belki de insanlık tarihi boyunca hiç değişmeden korunmuş tek ve en belirgin karşıtlık olan ruh-beden ilişkisinin bu denli altüst oluşu, eğer o insanlar için bugün böylesine olağan karşılanmaktansa, varlığın anlamını yeniden düşünmeli o halde…

Ali Alışır’ın  “Sanal Bedenler” sergisi, bedenler üzerinden varlığı sorgulayan bir tavır taşımakla, belki günümüz toplumsal sistemlerinin bir sorgulaması gibi durabilir. Ama bu serginin vurguladığı asıl önemli yan, böylesine büyük bir algılama değişikliğinin son derece olağan geliştiğinin anımsatılmış olmasındandır.

Sanat Eleştirmeni – Emre Zeytinoğlu 2009

.

Reklamlar