Elektronik İşlemcilerin İstilası / Ali Alışır 2012

Ali Alışır Makale / Fototeknik 2012
.
Artık hepimiz herşeyi bir diğerine aktaran elektronik işlemcilere dönüştük.Bu elektronik yüzeylerde bizlere ait gerçeklik (ironi,belirsizlik,kusurluluk, yapmacıklık) ortadan kaldırılmış,herşey adeta özel ve kusursuz bir efekte dönüştürülmüştür.
Toplumsal yazgımız günümüzde,irademizden yoksun olarak medya,kamuoyu araştırmaları, tüketici panelleri ve haber bültenleri tarafından belirlenmektedir.Bu görsel imaj ve haber bombardıma altında hepimiz daha fazla içimize kapanmaya zorlanmakta ve anlık enerji patlamaları yaşamaktayız.
Bu anlık yaşanan toplumsal enerji patlamaları (herşeyin anlık görünür olup birden silikleşmesi) elektronik devreleri oluşturan ve enerji depolayan kondansatörlere benzetilebilinir. Fotoğraf makinalarının flaşlarının çalışması için enerji depolayan kondansatörler önce pil tarafından doldurulur ardından çekim anında devreye sokulur ve depolanmış yüksek enerji bir anda boşaltılır, böylece anlık olarak yüksek aydınlık elde edilmiş olur.Kondansatörün aniden boşalması flaş ışığının parlak olmasını sağlar.
Günümüzdeki iletişim araçlarının etkisiyle hayatımızda yaşanan da tam olarak budur. Haberler ve imajları sanal ortamlarda depolanıp ışık hızında yer değiştirmeye başladığında büyük bir enerji ortaya çıkar.Bu enerji kaynağından çıkıp çok kısa bir sürede bireye ulaşır.Bireyde yaşanan bu anlık aydınlanma beraberinde zihinsel bir boşalmayı getirir.Bu patlama normal bir zaman dilimide ve ortamında deneyimlenmediği için kıyaslanacak, yada ortantılar kurulabilecek sabit bir doğru yoktur.Sanal ortamda zaman artık bilinç tarafından belirlenmemektedir.Haber ve imajların kaynağının,sayısının hızlıca artması ve  başdöndürücü tekrarı ise zamanla birey üzerinde silik bir duyguya ve tepkisizliğe dönüşür.Işık hızında yer değiştiren haber ve imajları taşıyan bu elektronik kodlar  bir süre sonra birey üzerinde parfümü andıran ışıksı etkiye yerlerini bırakırlar.
Günümüzde flaşların çalışmasına olanak sağlayan ve ışığın bir anlık parlak olmasını sağlyan kondansatörler gibi bireylerde haber ve içeriklerinin anlık parlak ışımasını seyretmektedirler.İçerikten yoksun kalan haber ve imajlar bireyler için artık anlamsızlık yığınından başka birşey değildir.Milyonlarca ışık  yılı uzaklıkta ölen bir gezegenin ışığının yıllar sonra dünyaya ulaşması gibi bir duygudur bu.
Kondansatörlerin bir diğer önemli özelliğide,kendisini besleyen kaynak tükendiği zaman hafızasındaki bilgiyi kaydeden elektronik aletler için geçici bir çözüm oluşturmasıdır.Dijital saatler ve cep telefonlarında bulunan kondansatörler, pil tükendiği zaman nasıl devreye girer önemli bilgilerin kaybolmaması için yüklerini harcarlar ise bugün yaşadığımız sistemde aynı şeyi bizim için yapmaktadır.Bugün bizler içinde anılarımızı depolayan hardiskler,fikir yürütmemizi saplayan sosyal paylaşım platformları(ağları) vardır.Bu büyük sibermetik ve sanal ağlar bizim için enerjilerini harcamakta ve bizler için önemli olabilecek her türlü kararı almaya,sorunu çözmeye çalışmaktadırlar.Bu sayede insan bedeninin ve zihninin işleyiş düzeni bozulmakta ve kendine düşen rolü oynayamayacak hale gelmektedir.
Bugün imaj üreten bütün bu sistemlerin (televizyon,video,multimedya vs..) ortak özelliği herşeyi tekrar etmesidir.Üretilen şey ise bellek değil unutkanlıktır.Elektronik imgelerin kuşatımı altında kalan bireyin düşünsel ve duygusal düşünceleri artık teknolojiyle yönlendirilir olmuştur.
Geçmişten günümüze kadar düşünsel ve duygusal alanda üretimde bulunan sanat da, kaçınılmaz olarak içerik ve anlamdan uzaklaşarak görüntüye ve sanallığa  doğru kaymıştır. Sanatın bu daha sıradanlığa doğru kendini aşma çabası belkide teknolojinin tuttuğu  son tuğladır.
Çağın sanatçıları da,üretim biçimlerimizi artık fiziki aktiviteden bağımsız yalnız ca zihinsel bir eylemle oluşturmaktadır.Eserler bilgisayar programlarlarıyla üretilirken ,ağ bağlantıları yoluyla da hızlıca dağıtılmaktadırlar.Bu süreç,sibermetik araçların yardımıyla oluşan sanal bir ortamda gerçekleştirilmekte ve geleneksel atölyeden sergi salonuna giden “biricik” sanat eseri kavramını kökten değiştirmektedir.
Taklitler, kopyalar ve sahteler dünyasında sanat da kitle iletişim araçlarının hızına ve medya estetiğine dönüşmüştür.Esere artık her açıdan bakabilir, içine girebilir,etrafında dolaşabilir,aynı anda her noktasını görebilir, hatta eserin var olan imgesine kadar yolculuk yapılabilirsiniz.Sanat tarihinde ilk defa moleküler düzeyde yapılan bu yolculuklar ile sanat eserinin günümüze kadar olan dışsallığını ve “gizemli” aurasının yok edilmiştir.Sanatın artık belirli bir formu yoktur.Bu bir devrimdir.Günümüze kadar duvarda asılı olan yada mekanında anlamını yayan yapıt artık yoktur.Yapıt artık hem her yerdedir hemde hiçbir yerdedir.
Konunun başına dönersek bugün bizlerin yaşadığı hayat tuhaf bir şekilde kaotiktir.Teknolojimiz bize bunu gösterir niteliktedir.Bir dönemler savunduğumuz ve eleştirdiğimiz herşey bumerang gibi bize geri dönmekte adeta intikam alır gibi şüpheciliğimizi ve hissizliğimizi beslemektedir.Dünyayı bir imaj haline getiren teknoloji bizlerden gerçekliği saklamanın bir yolunu bulmuş gibidir.Bir dönemlerin başarısız ideolojilerini,fosilleşmiş kavramlarını, modası geçmiş düşüncelerini ve içeriksiz yapıtlarını yeniden yaratmıştır.
Uyku halindeki bu düşüncelerin ve hastalıkların yeniden canlanmasınının panzehiri sabır ve içselleştirme artık mümkün gibi gözükmemektedir. Çünkü modern çağ olabilecek her türlü anlama sindirme,algılama,çözüm üretme  mekanizmasını hızlandırmış ve bu düşüncelerin network ve elektronik devrelerde dolaşmını sağlamıştır.Dolayısıyla çözüm üretme ve sindirme için gerekli süre yok olmuş,anlam elektronik ortamda atomlarına ayrılmıştır.
Günümüzde yirminci yüzyılın bütün savaşları,hastalıkları yeniden yaşanmaya başlamış ve ganimet olarak ise şimdiden bütün gerçekliğimiz ve sorun çözme yeteneğimiz elimizden alınmış durumdadır.
Ali Alışır – 2012
www.alialisir.com
ali@alialisir.com
Posted in Makaleler, Yazılar | Tagged , , , , , , , , , , , , ,

Hiper Belirsizlikler Çağı

Hiper Belirsizlikler Çağı / Ali Alışır 2011

Ali Alışır Makale / Fototeknik 2011
Yaşadığımız çağ abartılmış özellikleriyle sürekli kendini aşmaya çalışıyor.Moda, güzelden daha güzele cinsellik,hipercinsele,sanat daha yüzeysele doğru kendisini aşıyor. Bundan böyle artık ideoloji ve üretim biçimleriyle değil imaj ve kayboluş biçimleri hayatımıza egemen bir hale geliyor.Bir dönemler fikirleri,arzuları baskı altına alınan grupların ve bireylerin yaptığı devrimlerin yerini bugün spekülasyonlar alıyor.Devrimler politik güçlerini kaybedip adeta belirsiz içi boş soyut düşüncelere dönüşüyor.Günümüzde bir zamanlar sokaklara dökülen büyük kalabalıklar ve ideolojileri adeta belirsiz tepkisiz ve mekansız (sanal mekan) bir zamana taşınıyorlar.
Teknolojik gelişmeler,iletişim araçlarının yaygınlaşması ve haber içeriklerinin artması doğru bugün bilgiye ulaşmamızı engellemekte ve herhangi bir olaydan artık sağlıklı bir sonuç çıkartmamızı olanaksız hale getirmektedir.Bütün bu olaylar artık binbir şekilde yorumlanabilmekte ve değişik birçok anlamlar ile bize bulanık bir şekilde ulaştırılmaktadır.İdeolojilerden,politik düşüncelere, cinsellikten modaya kadar gerçeklik konusunda duyduğumuz kuşkular ve şüpheler hızlıca çoğaltılıp bizleri adeta tepkisiz ve doyumsuz bir ortama sürükleyip kendimizden geçme aşamasına taşıyor.
Herşeyin şeffaflaştığı, en gereksiz sırların bile açıklandığı bu çağda herşeyin(ve herkesin) görünür olma çılgınlığı en son noktaya ulaşıyor.Televizyon programlarına,haberlere reality show’lara konu olan özel hayatlar, cinayetler, kavgalar,davalar vs. herkesin gözü önünde olup bittiğinden artık saklanacak birşey kalmamıştır.Bağımsız,özgür basın adıyla yayın yapan televizyonlar ve radyolarda her kafadan bir ses çıkmakta,her programda birileri “özgürce” fikirlerini dışa vurmaktadır. İzleyiciye ve dinleyiciye doğru içerik aktarma amacıyla yayın yapan istasyonların birbirine karışan bu görüntü ve sesleri  artık izleyiciye hiçbirşeyi tam olarak  iletememektedir.
Herkesin herşeyden haberdar olup birşey yapamadığı bu çağda iletişim araçlarının konumunun artık pornografik bir seviyeye taşındığı söylenebilir. Zorla herkesin gözü önünde içini dökme,haberlerde aynı olayların defalarca tekrarı ve başka açılardan gösterilmesi ,magazin ve haberlerde yalnızca dış görünümlerle ilgilenilmesi ve izleyicileride birer röntgenci olma konumuna taşımaktadır.
Sürekli tekrar eden bu düzen bizleri iletişim ekranları karşısında kendimizden geçme evresine taşıyor.Sürekli arzulanmayı ve beğenilmeyi  bekleyen teknolojik yapısıyla(sosyal paylaşım siteleri) politik,siyasi,cinsel,ahlaksal aşkınlıklarıyla hayatımıza durmadan egemen oluyor.
Teknolojiyle biçimlenen bu yeni dünya düzeninde herşeye tuhaf bir şekilde hem yakın hemde hiç yabancı değiliz. Eskiden baskı ve yasaklanma süreciyle fikirler ve duygular kontrol altına alınırken günümüzde ,duygularımız coşturularak ve kendinden geçirerek nötrülize ediyor.Bireyler sanal ortamda imajlara tutsak olurken kaygılardan birşekilde kurtuluyorlar ama bunu kendi duygularını ve benliklerini aşarak(kendinden geçerek) gerçekleştiriyorlar.Yani birşekilde anlamını yitirinceye kadar uğraştıktan sonra anlamsız ve içeriksiz bir biçime dönüşüyorlar.Teknolojik ağların içinde benlikleri adeta emilip kayboluyor.
Bu “kendinden geçme” ve “hiper özgürleşme”  bir dönemler uyuşturu hapların bireyler üzerindeki bağımsızlaşmayı cesaretlendirme duygusuna benzetilebilir. Eskiden insanların gerçeklik duygusunu ortadan kaldırdığı için yasaklanan bu uyuşturucular bugün teknoloji yoluyla duyguların coşturulması (yada anestezi edilmesi) şeklinde özgürleştiriliyorlar.
Bugün bizlerin dijital teknolojiye bağımlılığı gereklilikten ve bağımlılıktan öte artık “normal” bir dünyanın  parçasıdır.Bu artık herşeye “bağlı olmak” anlamına gelmektedir. Ekonomiden,habere,sosyal ortamdan eğlenceye kadar birçok şeye bağlı olma durumu bırakılsa bizleri  kucaklayan başka bir dünyanın olmadığı anlamına gelmektedir.
Konun başına dönersek bugün yaşadığımız hayat içinde politikada, sanatta, cinsellikte,ekonomide,moda da tuhaf şekillerde birbirlerine bağlıdır.Hem tanıdık, hemde yabancı değillerdir.Ve sürekli kendilerini aşma eylemi içerisindeler. Bu hiper belirsizlik içinde bütün bu kavramlar şeffaflaşırken içerikleri ve anlamları kaybolmaktadır.
Ali Alışır
www.alialisir.com
ali@alialisir.com
Posted in Makaleler, Yazılar | Tagged , , , , , , , , , , , , , ,

EYEMAZING – 2011

 Ali Alışır EYEMAZING’de…
Dünyanın en önemli  ”Lucie Award” ödüllü fotoğraf dergisi EYEMAZING Ali Alışır’ın çalışmalarına 2011′in bahar ayı sayısında Helmut Newton,Man Ray gibi usta fotoğrafçıların yanında toplam sekiz sayfa ayırdı.Eyemazing baş editör Susan A.Zadeh’in öncülüğünde dünyanın en önemli müze ve kütüphanelerine giren yayınların başında gelmektedir. Aşağda Ali Alışır’ın çalışmalarına yer veren metin Eyemazing Editörü Karl E.Johnson tarafından kaleme alınmıştır.

Ali Alışır Sanal Mekanlar – Eyemazing / Bahar Sayısı 2011

 .

.
Görsel olarak konuşursak, fotoğraf sanatçısı Ali Alışır’ın biyografisi birçok çarpıcı unsurun bir araya gelmesinden oluşan bir kompozit portre olarak düşünülebilir: İstanbul’da doğmuş ve Yeditepe Üniversitesinde grafik tasarım eğitimi almış; İtalya’da serbest moda fotoğrafçısı olarak çalışmış, ve Floransa’daki Academia Italiana’da yüksek lisans eğitimini tamamlamış; sadece fotoğraf estetiği ve 3 boyutlu animasyon üzerine değil aynı zamanda da fotoğrafçılıkta dijital kurgu üzerine de master yapmış,; Lucia Antonucci ve Roberto Quagli gibi İtalyan moda fotoğrafçıları ve tasarımcıları için, dijital olarak manipüle edilmiş ve ödül kazanmış imajlar üretmiş.
Alışır’ın kompozit portresi bugüne kadar en iyi bilinen çalışması ve sergisi Sanal Bedenler’den daha az katmanlı değil. İnsan vücudunu inceleyen bir dizi imajın yer aldığı Sanal Bedenler’de günümüzdeki tüketim toplumundaki bireyin konumu sorgulanıyor. Şaşırtıcı portrelerinin tam renkli dijital manipülasyonları,izleyicilere sanatçının sözleriyle sistemin “ters yüz edilişini ve transseksüel yapısını” gösteriyor. İzleyiciler kişinin cinsel, siyasi ve dini kimlik duygusunu etkileyen, umutsuzluğa sürükleyici bir haletiruhiyenin çok çarpıcı bir şekilde farkına varıyor.
Alışır’a göre toplumun ters yüz oluşunu ve düşünce kalıplarını manipüle eden araçları her yerde görmek mümkün. Dahası bunlar bedenle ilişkimizi bilinçli olarak işlevselleştiriyor, cinselliği daha önce asla seksle bağdaştırılmamış diyarlara sürüyor, bize kitle iletişim bulgularını temel alan bir politika formu sunuyor ve toplumsal androjenliği “ne olursa kabulümüzdür” mantığında bir değiştirebilirliğe doğru yönlendiriyor. Buradan hareketle Sanal Bedenler klonlanmış bireyleri insan kompozitleri olarak sunuyor. Bu insanlar (kadın-adamlar ve adam-kadınlar ve ‘şey’ler ) asla ne tam erkek ne de tam dişiler. Ve (sanal) gerçekte asla insan oluşlarını kutlamıyorlar. Bilakis, test sonuçlarının, melezleştirme maceralarının ve cinsiyet değiş-tokuşlarının yaşayan birimleri olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Televizyondan emilmiş hassasiyetlerle dolup taşıyorlar ve kontrollü bir anesteziden kaynaklanan bir “uyur- yüzer” hal içinde dolanıyorlar.  Reklam fotoğraflarının insanın aklını başından alan büyüsüne sahip bu büyük beden ve portlerin sunumu izleyicide birçok etki yaratıyor: hipnotik, rahatsız edici, bilgilendirici, ve korkutucu.  Ayrıca, bu kompozit görüntüleriyle fotoğraflar bizlere hem toplumsal ters yüz oluşla hem de bilim kurguyla  aynı derecede boğuşuyor izlenimini veriyor.
Sanal Bedenler’de Ali Alışır görselleştirilen gerçeklikte ve Rönesans’tan  beri kuşaktan kuşağa geçen perspektif duygusundaki bir kırılmayı resmediyor. Son serisi olan Sanal Mekanlar’da ise Alışır, fotoğraf sanatını sadece kendi kendine hizmet etmenin ve algıyı bozmanın çok ötesinde bir yöntemle New Age görsel mantık üzerinde yoğunlaştırıyor: ve fotoğraf sanatınında teknolojinin hızıyla beraber sanal gerçekliğe benzediğinden bahsediyor.Fotoğraf sanatçısının kendi sözleriyle “…olaylar gördüğümüz ve algıladığımızdan öte artık olayların resmedilmesi şeklinde ele alınıacaktır” ve bu noktadan sonra  “gerçek” artık sanıldığı kadar açık seçik bir şey değildir.”
.
Sanal Mekanlar Alışır’ın dünyanın çeşitli noktalarındaki ünlü binaların büyük boy fotoğraflarını çekip savurganca manipüle edilmiş mimari ustalık eylemleri gibi görünüyor. Fotoğraflarda sonsuzluğa kadar üst üste tekrar eden çoğul binalar (veya tek bir kompozit bina) yer alıyor.Bu fotoğraflar aynı zamanda, simplistik yapıdaki Bangladeş Millet Meclisi binasının kendi kendini referans gösteren daireleri ve karelerinin yaratıcısı Louis Kahn’la aynı kulvarda yer alan önsezili bir mimarın durmaksızın değişen hayalleri olarak da görülebilir. İzleyici adeta birbirinin izini süren, birbirini tekrar eden ve kovalayan “durumsal” hayaller deneyimliyor. Diğer taraftan Walter Benjamin’in The Work of Art in the Age of Mechanical Reproduction (1936) başlıklı “Teknoloji Sanatın Yerine Geçiyor” mantığındaki makalesinde yer alan politik nosyonlara göndermede bulunmaksızın- Alışır’ın fotoğrafçılığı kendisinin daha büyük bir ölçekte kavranmasına müsaade ediyor.  Alışır,fotoğrafçılığı kodlama süreçlerinin ve sınırlı mekânlardan sınırsız olanlara doğru bilgi dağıtımının sanatsal bir yorumu olarak görüyor. Burada en çarpıcı olan, fotografik imajların, bilginin heyecan verici nosyonunun tarif ettiği şeyden koparılarak interaktif “sanal” bir mekana doğru yüceltilmesidir.
Alışır’ın 2011 yılı içinde yaptığı bir açıklamadan Sanal Mekanlar’da dile getirdiği söylemin, “sanal” sözcüğünün 18. yüzyılda kullanıldığı şekliyle nesnelerin optik yansımaları olarak özetlenebilecek anlamının genişletilmesiyle açıldığını öğreniyoruz. Daha sonra Alışır zaman içinde ileriye doğru bir koşu tutturuyor. Bugünün imajlarının dünyayı yansıtmaktan daha fazlasını yaptığını ileri sürüyor. Ve bu imajların dijital olarak şarj edilmiş kuvveti sosyal çevremizi ve başkalarıyla ilişki kurma şeklimizi biçimlendirdiğini dile getiriyor. Gayet zekice,  hepimizin hem izleyici hem de iletişim ağının kendisi haline getiridiğinden bahsediyor. Alışır,çalışmalarında  dijital teknoloji becerisi ile desteklenmiş gerçeklikle ilintili her konuya değiniyor.
İlginçtir ki, dijital olarak manipüle edilmiş imajların Alışır’ın vizyonunu ifade etme şekli, fotoğraftan çok dans sanatına yakın duruyor. Dijital fotoğrafçılıkla çalışmaya başlamadan önce Alışır’ın Türkiye’de açtığı ilk sergilerde kendi illüstrasyonlarının yer aldığı dikkate alınırsa, Sanal Mekanlar sanatçının 2011 tarihli açıklamalarındaki kavramsal çalışmaların görsel tahminlerini (ideal illüstrasyonlarını) sunduğu söylenebilir. Bu serideki imajlar, sadece karmaşık (mimari) yapıların adım adım dönüştürülmesinden ibaret değil.Çalışmalardaki tüm imajlar nerdeyse sanal danslara, mimikler halinde bir araya gelen kompozisyonlara dönüşüyorlar. Ele alınan konu ayrıca dijital ritmlerin görsel temsillerinde de dile getiriliyor:”Elektronik devrelerle mekânların bir araya gelişi”; alt başlıkta sanal mekanların, binaların ve bilgi depolarının birbirleriyle etkileşimde olmasına ve birbirlerine bağlanıyor olmasına empatik olarak gönderme yapıyor. Dile getirilen en önemli temel prensiplerden biri de elektronik devreler yoluyla (bilgisayarlar, cep telefonları, internet ve diğer araçlar) aracılığıyla ölçülemez bir mekânda birbirimizle nasıl bağlantı kurduğumuz. Alışır sanal ticaretin, dosya eklentilerinin, ve kurulu erişimlerin asla son bulmadığı bu alana “yerçekimsiz interaktif alan” adını veriyor.Bu yerçekimsiz alana,elektronik devreler aracılığıyla sörf yapan ama aslında bu akışta sörf yapıyor olmaktan çok suyun yüzeyinde duruyor gibi görünen ve hiçbir devinimi olmayan,kendini yabancılaşmış gibi hisseden  bir insan psikolojisinin olumsuz yönlerinin bir delili olarak da bakabiliriz. Sanal Mekânlar sanatsal olarak oldukça etkileyici ve merak uyandıran bir proje.Yüklü miktarda güncelelenen ve yer değiştiren  bilginin,  hareketsiz yapılarla bütünleşmesini, “dans benzeri” mimiklerine indirgenmesini ve bunun teknolojik etkilerini irdeliyor.

.

Alışır’ın Sanal Mekanlar serisindeki imajlar göz kamaştırıyor. Örneğin, bir nehir boyunca uzanan siyah-beyaz bir kent manzarasında izleyicinin gözüne bu görkemli şehrin içlerine girmenin yolu açılmamış olsa da fotoğrafın gelen aura’sı oldukça davetkâr. Öte yandan, daha yakından incelendiğinde, binaların karmaşası –kuvars benzeri yapılarla dolu gümüşsü bir tarla- mimari ile tüm fiziksel temasın önünü kesiyor. Kent manzarası elektronik devre şemalarının ve anakart yakın planlarının üst üste ve birbiriyle örtüşür şekilde resmedildiği gri tonlu kompozit bir imaja dönüşüyor. Tüm bunların içinde ve ötesinde, tek başına kalmış su kulesi, su kemeri veya bir kilise veya cami olduğu tahmin edilebilecek bir noktada bulanık  kentsel detayları  güçlükle ayırt ediyoruz. Adeta bir mücevher kılığına girmiş bir şehir görüyoruz; dikey formları (sanal) bağlantılar olan ve için gösteren yanardöner elektronik duvarları karşısında huşu içinde bakakalıyoruz.
Sanal Mekanlar‘da projesinde  sunulan, nerede başlayıp tam olarak nerede bittiğini (soldan sağa, yukarıdan aşağıya) bilemediğimiz bir binanın  yüzeyinden bir parça gözüküyor.Yapı son dönem Gotik unsurları içeriyor ve gizemini koruyor. Göz, geçmişten günümüze,çalışmalarda belirtilen bütün detayların yapıların üzerinde  kendilerini nasıl bukadar canlı ortaya koyduklarını görünce hayrete düşüyor. Şeffaf devre şeması ve öne çıkan mimari detaylar arka arkaya adeta gerçeğe dönüşüyorlar; sanal bağlantıların izlenmesi için var olan araçları dönüşümlü olarak kamufle ediyorlar. Ve burada iki katmanlı bir an deneyimliyoruz.Bir alan tarihi şekiller ve renklerden oluşan aktif bir kızartıya dönüşürken diğer bir taraftan da kabartma taş işlemeli bir yapı  halini alıyor; belkide bu yapılar (portallar) eski olandan yeni olana geçiş yapmamıza olanak sağlayan, perspektifler çatışmasına vurgu yapılmış  bir an. Geriye dönük perspektifle merkezi perspektifin karşılaştığı bir çatışma bu: Bizans perspektifiyle klasik gözetleme noktasının karşılaşması. Vals yapar gibi, elektronik devre şeması ve 12.-17. yüzyıllara dayanan mimarı gelişigüzel bir şekilde birbiriyle sarmaş dolaş olmuş; ve geçişte bağlanabilirliğe övgü yağdıran bir seyirlik yaratıyorlar.

.

En güçlü dikey fotoğraf serilerinin birinde şiddetli bir şekilde şematize edilmiş bir gökdelen köşesi yer alıyor. O devasa boyutuna rağmen bina zarif ama hareketli form halini koruyor. Sanki bir limana yanaşan veya limandan kalkan bir transatlantik gibi…Sayısız katının çoğul bir şekilde ortaya konması karşımıza merak uyandıran bir imaj çıkartıyor.Katlar görsel katmanlar olarak binanın her iki tarafından uzanıyor ve adeta diklemesine duran azman bir kırkayağın yaratılışını çağrıştırıyor. Yapı,günümüzde bilgi transferlerinin akışının çevik görünümünü sembolize ediyor.Yapının “sanal olma hali”; ve  katlar halinde olan kırkayakımsı yapısı,bize günümüzde bilginin “gönder-al” sistemi içerisinde bir noktadan diğerine nasıl vahşice dağıldığını gösteriyor.Yapı içinde gezerken gerçeği tarif eden ve mesafelere, miktarlara ve kendi kendisine kayıtsız kalan veri aktarıcılarını düşlüyoruz. Yine dikeyde, Berlin Katedraliyle güçlü bir benzerlik gösteren bir binanın kubbesini görüyoruz. Almanya’daki asıl katedralin ve bu kilise benzeri yapının görüldüğü diğer tüm örneklerin aksine, Alışır’ın bu binayı dijital olarak dönüştürmesiyle ortaya işletim yöntemlerinin, bilgi alışverişinin ve network temsillerinin şenlik ateşinin küllerinden yükselen bambaşka bir yapı çıkartıyor. Bina, hiç hareket etmeksizin, adeta bir açık hava devre şeması tsunamisine dönüşüyor.
Sanal Bedenler’den Sanal Mekanlar’a Ali Alışır’ın diijtal fotoğrafçılığı sanatsal ve teknolojik pratiklerin içsel keşfini yapmaya devam ediyor.“Sırada ne var?” sorusunu asla telkin etmiyor, çünkü izleyenlere keşfe ve tanımaya kendi kendilerine devam etmeleri için yeterince (sanatsal) bilgi sunuyor. Alışır bugünün gerçekliğinde çok şeyin değiştiğinin ve değişmeye de devam ettiğinin altını çiziyor. En gelişmiş düşünce süreçlerinin içinden de olsa veya en basit insan ihtiyaçlarını karşılarken bile, Alışır bize sakin bir tonla neyi kabul etmek zorunda olduğumuzu anlatıyor. “Artık bir yere gitmek veya insanlarla iletişim kurmak için bildiğimiz zaman  ve mekân kavramlarını kullanmıyoruz”.
Karl E.Johnson
.
ali@alialisir.com
alialisir@hotmail.com
Posted in Röportajlar | Tagged , , , , , , ,

Art Unlimited Dergisi – 2011

ALİ ALIŞIR / Art Unlimited
Röportaj Ümit Özdoğan
Akademisyen ve çağdaş fotoğraf sanatçısı Ali Alışır’la çalışmaları, üretim süreci ve sergisi üzerine detaylı bir söyleşi gerçekleştirdik.
..
Yeditepe Üniversitesinde grafik eğitimi ardından Academia Italiana’da fotoğraf eğitimi almışsınız. Grafiğin fotoğraf ile yakından bir ilişkisi olsa da, fotoğrafı iletişim aracı olarak seçme süreciniz nasıl gelişti?
Ali Alışır: Grafik eğitimine başlamadan önce uzun bir süredir zaten resim yapıyordum. Yeditepe Üniversitesini başarı bursu ile kazandığım yıl Güzel Sanatlar Fakültesi Büyükada’daydı. Eğitim aldığımız ortam hem ada gibi büyüleyici bir yerde,hem de akademik kadro açısından bizim için bulunmaz bir şanstı.Üniversitedeyken birçok sergiyi gezme ve plastik sanatlar alanında yazılmış yayınları okuma şansım oldu.Yapmayı düşündüğünüz birçok şeyin daha önceden yapılmış ve söylenmiş olduğunu gördüm. Sizden daha önce herşey başkaları tarafından ya yapılmış yada bir şekilde söylenmişti. Ben sanatın ve sanatçı sayısının bukadar arttığı bir dönemde  “sanat” adına farklı birşeyler üretmek ve kendimi en doğru şekilde ifade etmenin yollarını aradım. Bu noktada çalışmalarımın grafik eğitimiyle değil de kişisel bir seçimle fotoğrafa yöneldiğini söyleyebilirim.
Okuldan mezun olduktan sonra Türkiyede’ki şartların genç sanatçılar için para kazanmak ve yaşamak adına zor olduğunu düşündüğüm bir sıra İtalya’ya gitme kararı aldım.Bu aynı zamanda bana resim yapmanın da yetmediği bir dönemdi.Çünkü dijital teknolojinin gelişmeye başladığı ve dünyanın dijital olarak çok hızlı bir devrime tanıklık yapacağı bir dönemi klasik yöntemlere bağlı olarak geçirmek istemiyordum.İşte tam bu noktada Accademia Italiana’da fotoğraf eğitimi alma fırsatını yakaladım.İtalya’da yaşarken hem moda sektöründe çalıştım,hem de sanatsal çalışmalarımı üretebildim. Bu noktada İtalya’da okulda aldığım eğitimden çok ordaki yaşamın beni derinden etkilediğini söyleyebilirim. Bugün arkama dönüp baktığım zaman oluşturuduğum bütün çalışmalarda bu disiplinlerin izleri olduğunu görebilirsiniz.Resim kökenli olmam,grafik eğitimimi moda fotoğrafı ile birleştimem, mimariye ve teknolojiye karşı duyduğum ilgi bana bugün bu çalışmaları yapmamda büyük katkı sağladığını düşünüyorum.
Fotoğraf sanatını ele alış yönteminiz de anı durdurmak olmadığını görüyoruz, kurgu üzerine yoğunlaşmanız sebebi nedir?
Ali Alışır: Teknoloji çok hızlı ilerliyor.Ve biz görüntülerle uğraşan sanatçılar malzemesi teknoloji olan bir sanatla işler üretiyoruz.Bir sanatçı olarak amacım fotoğraf çekmekten çok etrafımı incelemek ve anlamaya çalışmak.Fotoğraf sadece yaratıcı bir fikre hizmet ettiği sürece işlerimin içinde yer alıyor.Ayrıca fotoğraf sanatının geçtiğimiz yüzyıl içinde fazlasıyla “anı yakalama” ve ”belgeleme” görevini yerine getirdiğini düşünüyorum.Artık gerçek anlamda “fotoğraf sanatın”dan bahsedebileceğimiz bir dönemdeyiz.Çünkü yeni dünya düzeninin savaşı artık belgelerle değil görüntülerle gerçekleşmektedir.
İmgelerden oluşan bu görüntü bombardımanı hepimizin zihinlerinde isteklere cevap veremeyen sonsuz bir şimdi yaratıyor.Görmek istemediklerimizi bize gösterir hale getirirken toplumsal bir yabancılaşmaya maruz bırakıyor.İmgeler yapay bir dünyadan hareket edilerek kendi gerçeğini yeniden üretir hale geliyor.Bu yüzden yaşadığımız çağ bilginin değil görüntülerin-anlık- egemen olduğu bir çağ haline gelmekte.Hatta bu hiç şüphesiz bugün kitle iletişim araçlarının gücünü elinde tutan siyasi iktidarların elinde bir tür silaha dönüşmüş durumda.Benim eleştirilerim fotoğraf yoluyla bu görüntü çağını ve düzenini sorgulamak, bireyin içinde bulunduğu bu ortamı gözler önüne sermek ve eleştiriler getirmek.Ve bunu fotoğraf diliyle anlatmaya çalışıyorum.
Kurgusal diliniz uslupsal bir dile dönüşmüş kanısındayım. Yanılıyor muyum?
 Ali Alışır: Evet bu doğru.Belli kavramlardan yola çıkarak dijital fotoğrafı kullanıyorum. Amacım fotoğrafı bir ana hapsetmekten öte belli disiplinler içinde o anları ve mekanları yeniden kurgulamak.Bunu yaparken de belirlediğim konular üzerinden çağımızın yapısıyla ilgili eleştiriler getirmek.Bu bağlamda çağımızın en güncel malzemesini kullanmayı tercih ediyorum.Sanat tarihinede baktığınızda bütün sanat akımlarının ve büyük değişimlerin hep yenilikçi tavırla olduğunu görürsünüz.Bende bugün geleneksel teknikleri kullanarak resim yapmak yerine günümüzün en güncel malzemesini kullanarak ışıkla resim yapmayı tercih ediyorum…
 Üzerinde durduğunuz “ Sanal ” kavramı! Bu kavramın işlerinizdeki boyutundan behsedebilirmiyiz?
Ali Alışır: 2009 yılından beri fotoğraf çalışmalarımın merkezini bu kavram oluşturuyor. “Sanal Bedenler” serisiyle başlayan şuan ise “Sanal Mekanlar” sergisiyle devam eden bir süreç bu benim için.
Bence günümüz şimdiden bilimkurgu filmleri aratmayacak bir teknolojiye sahip.En basitinden mekan ve hız algımız bugün kökten değişti.Artık bir “yer”e gitmek,”biri”leriyle etkileşim kurmak için bildiğimiz zaman boyutunu hesaplamıyoruz.Çektiğimiz yada paylaştığımız görüntüler (internet,e-posta,multimedya mesajları ile) anında dünyayı dolaşıyor,başka insanlarla etkileşime giriyor,haber oluyor, yaşam tarzımızı, modayı, ekonomiyi,siyaseti belirliyor.
İnsanların sosyal ilişkilerinin yerini ise günümüzde iletişim ortamlarında geçirdikleri “Sanal” bir ortam aldı.Gerçek yüzlerimiz gitgide sanal bir dünyaya ait yüzlere dönüşmeye başladı.Asıl ile kopya,gerçek ile görünüş iç içe geçti.
 Diğer taraftan yaşadığımız çağ dini, siyaseti, ekonomiyi, sosyal ilişkileri, haberi adeta bir  “anlam” bombardımanına boğuyor. Her birey dijital işlemcilerle (network) birbirine bağlanıp bu ortamda bir tür imge aktarıcısına dönüşüyor.Fakat bu trafikte imgeler bireyleri eğitip bilgilendirmiyor.Sadece haberdar olmak için bireylerin büyük bir ağa dönüşmesini sağlıyorlar.
 Bizler bugün iş yerlerimizde,evlerimizde yada gündelik hayatlarımızda bilgisayarsız veya cep telefonsuz bir dünyanın varlığını artık bilmiyoruz.Gündelik hayatta ekran başındaki bendenlerimiz işlevsiz bir hale gelirken,gerçek benliklerimizin nerdeyse tamamen işlevsel bir basitliğe indirgeniyor.
Kitle iletişim araçlarının etkisiyle gerçeklik de günümüzde yapay olarak tekrar üretilir hale geliyor. Televizyondaki olaylar,olay tasviri ile aynı şeylermiş gibi ele alınmaktadırlar.Kısaca haberler ve içerikleri de manipüle edilmektedir.
Günümüzde bu imgelerden yola çıkıp herhangi bir gerçekliğe ulaşmak imkansız hale geliyor. İşte ben tarihsel hafızası gittikçe silikleşen,imaj ve görüntü bombardımanı altında ezilen ve sürekli şimdiyi yaşıyan çağımız insanın,durumunu ve konumunu çalışmalarıma konu ediniyorum.
 Sanal Mekanlar isimli serginizin metnini okudum, bana göre açıklayıcı bir metin, kavramlarıyla örtüşüyor. Açabilirmisiniz ?
 Ali Alışır: Günümüzde mekan kavramı artık dört duvardan ibaret değil.İnternetin ve siber ortamın gelişmesiyle beraber insanlar oldukları yerden artık bambaşka yerlere gidip seyahatler yapabiliyor,farklı bilgilere sahip olabiliyor yada yeni insanlarla tanışıp farklı anlanlarda ticaret yapabiliyor.Bütün bu oluşumlar aslında bir dizi elektirik yükünün elektronik devreler yoluyla ağlar üzerinden seyahatiyle mümkün oluyor.Ve bugün hepimiz biribirimize bu ara yüzler ve ağlar yardımıyla bağlanıyoruz.(Cep telefonları, tabletler,bilgisayar vs..) Email ve multimedya mesajları ve sosyal paylaşım siteleriyle dünyanın neresinde olursak olalım herşekilde habere bilgiye ve birbirimize anında ulaşabiliyoruz. Burda önemli bir devrimden ve değişimden söz ediyoruz. Bilgiler,görüntüler,sesler artık fiziki bir ortama ihtiyaç duymadan dünyayı dolaşıyor. Yani tam anlamıyla bir mekan çözülmesi yaşıyoruz. Teknoloji’nin Rönesans’ı artık Sanal bir ortamda oluşturuluyor.
Bu yüzden bende “Sanal Mekanlar” projemi rönesans ve ortaçağın fiziki etkenlerle üretilmiş ağır kasvetli yapılarının üzerine bu arayüzleri (elektronik devreleri ve chipleri) kullanarak kurguladım.Bu mekanlar uzaktan bakıldığında sanki görüntü çözülüyormuş etkisi yaratırken,yaklaştığınızda görüntülerin birer bilgi bütünü olduğunu kavramamızı hedefliyor.(Elektronik devrelerin üzerindeki 1-0-1-0 kodlamaları) Bugün ne ironiktir ki dijital fotoğrafı oluşturan etken de artık görüntü değil,bilgi bütünüdür.Bütün bu projeye fiziki mekanında zihnen uzaklaşan bizlerin, sayısal teknolojiyle kuşatılıp,sonsuz görüntü ve bilgi bombardımanına maruz kalmasının sanatsal bir eleştirisi olarakta bakabiliriz.
 Sanal Bedenler isimli serginize dair yazmış olduğunuz metinde geçen ; “Tüketim toplumu – yeni cinsellik” kavramlarına şuan ki bakışınız nedir?.
 Ali Alışır: 2009 yılında açmış olduğum “Sanal Bedenler” isimli sergim,tüketim toplumunundaki bedenin ve bireyin konumunu sorgulamayı amaçlıyordu.Çok sık kitle iletişim arçalarını takip eden biri değilim.Ama bir sanatçı olarak baktığımda toplumda bunun büyük etkilerini görüyorum.Eskiden “tehlikeli kitle” olarak adlandırdığımız bir gücün artık kalmadığını adeta büyük bir çoğunluğun toplumsal bir tepkisizliğe doğru itildiğini hissediyorum.”Üretime” dayalı gerçek ekonomi yerine sanal ekonominin seyrine tutsak olan bizlerin (hem siyasi,hem dinsel vs..) zihinsel olarak “travesti”leştiğini düşünüyorum. “Sanal Bedenler” isimli sergim bu eleştirileri ortaya koymak için kurgulanmış bir projeydi.
Ayrıca günümüzde cinsellik kavramının artık sadece cinsellikte değil, başka birçok alanda karşımıza çıktığını düşünüyorum (medyada,reality showlarda,haber bültenlerinde,sinemada, edebiyatta) Bu aklıma  Roland Barthes sözünü getiriyor; Roland Barthes “Amerika’da cinsel ilişki dışında her yerde cinsellikle karşılaşabilirsiniz,” diyordu.Şuanda bu sözün hala geçerli  olduğunu düşünüyorum.
Giorgio Armani , Salvatore Ferragamo gibi markalarla çalışmışsınız, sizin için nasıl bir dönemdi?
Ali Alışır: Bu markalar ve bu markaların sanat yönetmenleriyle çalışmak benim için oldukça önemli bir deneyimdi.Bu deneyimler sanata ve yaşama farklı yönleriyle bakmama olanak sağladı.Bu bağlamda modern dünyanın özünün reklamcılık ve markalaşma olduğunu gördüm. İtalyada moda sektöründe kısa bir sürede olsa yer almamın nedeni eleştirilerimi ortaya koyarken bu alanı yakından tanımaktı. Günümüzde reklamlara damgasını vuran,göz boyayan ve eleştirdiğimiz bütün bu imajların aslında uzun zamandır sanat dünyasını da istila etmiş olduğunu gördüm.
“Günümüzde reklamlara damgasını vuran, göz boyayan ve eleştirdiğimiz bütün bu imajların aslında uzun zamandır sanat dünyasını da istila etmiş olduğunu gördüm.” Bu cümlenizi örneklerle detaylandırabilir misiniz? Yanlışanlamadıysam sanatı pazarlamadan bahsediyorsunuz.
Ali Alışır:Bu kırılma ilk Pop Art ve Andy Warhol ile başlamıştır.Bu aslında hala tartışılan bir noktadır.Warhol piyasaya mı oynadı yoksa ütopyası elinden alınmış sanatın hesabını mı kapattı bilinmiyor.Aklıma bu soru Warhol’un şu meşhur sözünü getiriyor: “Ben her düzeyde çalışırım:sanat,ticaret,reklam..” “Ben işlemselliğin kendisiyim!”diyor.Apaçık bu sözleriyle hem hayatı hemde  sistemi bir yönden onaylıyor.Andy Warhol sanatın bir meta olarak pazarlanmasına ve piyasasına karşı olmadığını birçok kereler söylemiştir.Başka bir açıdan bakarsak belki bizi sanat üretme kaygısından da kurtardığını da düşünebiliriz.
Fakat bugün yaşadığımız hayata baktığım zaman ben her şeyin kendini sürekli göstermek istediğini görüyorum.Sanki herşey görüntülenmek,okunmak ve kaydedilmek için var.Bu tarihin hiçbir noktasında görülmemiş bir imge ve imaj bolluğunu beraberinde getiriyor. Günümüzde sanat bu imge ve imaj bolluğunu imal etmekten başka birşey yapmıyor.Bunlar kesinlikle hayatımızda iz bırakmayan anlık parlayıp sönen moda ve reklam imajlarından ve imgelerinden farksızlar.
Örneğin günümüz sinemasında filmlerde de rahatsız edici bir kusursuzluk söz konusu olduğunu görüyoruz.Herşey olduğundan daha gerçek görünüyor.Filmlerdeki bütün gerekesiz yansımalar ve fazlalıklar adeta mükemmel bir şekilde temizlenmiş durumda.Özellike tarih içerikli filmlerde (braveheart,gladyatör,pearl harbor vb.)  efektler yardımıyla bütün sahneler görkemli bir şekilde parıldıyor ve bizi içine çekiyor.Yapay dokulardan yola çıkarak oluşturulan bu sahnelerde artık gerçeklik kaybolmuş durumdadır.Bu sinemanında diğer sanat dallarında olduğu gibi tarihle ilişkisinin koptuğunu bize gösteriyor.Yapay gerçeklikten yola çıkılarak üretilmiş bu imajların bugün sanat dahil hayatımızın her alanını istila etmiş olduğunu düşünüyorum.
Barbara Kruger ve Jenny Holzer gibi sanatçıların medyayı ve politikalarını eleştirirken onların imajlarından yararlanıp işler üretmelerini de çelişkili buluyorum…
İtalya’ da üretiyor olmak ve Türkiye’de üretiyor olmanın farklılıkları ve benzerlikleri nelerdir?
Ali Alışır: Bugün ister Türkiye ister İtalya olsun dünyanın herhangi bir yerinde genç sanatçı olmak demek peşinden zorluklarla geçecek bir gençliği kabul etmek anlamına geliyor.Alınamayan vizeler, ödenemeyen kiralar,tutucu mahalle baskısı,yardım eli olmayan devlet,ne iş yaptığını anlamayan çevre ve aileler.Sanatçı olmak herşeyden önce usta bir sihirbaz gibi bu zorlukların arasından sıyrılmak anlamına geliyor. İtalya’da da hiçbirşey kolay olmuyor.Büyük sınavlardan ve aşamalardan geçiyorsunuz.Tek farkla; gerçekten iyiyseniz,değeriniz bilinip bir yerlere taşınıyorsunuz.Gider gitmez ordaki kültür sizi içine alıyor. Sonuçta dünyada Rönesans’ı yaratmış,sanata inanılmaz paralar harcamış bir ülkeye birşeyler yaşamaya ve üretmeye gittiyeseniz,bu farkı birşekilde hissederek yaşıyorsunuz…
Sanal Bedenler  konseptinizden Sanal Mekanlar konseptinize geçerken uğradığınız keskin değişim süreciniz nasıl gerçekleşti? İzleyiciyi soru işaretleriyle karşısında tutan, şaşırtan portrelerden, bugünkü görselliğinize nasıl vardınız?
Ali Alışır: Sanat yapıtlarına ve üretim süreçlerine biçim olarak değil fikir olarak bakıyorum.Bir fikri anlatmam için hangi yol ve teknik uygunsa onu seçiyorum.Bu bağlamda ne kadar fazla tekniğiniz varsa o kadar az korkunuz oluyor.Çalışmalarımın omurgasını fiziki benzerliklerden çok kavramsal yönleriyle oluşturmayı tercih ediyorum diyebilirim. Tarz dediğimiz şeye de böyle bakıyorum.Neyi fotoğrafladığınızdan çok neyi vurgulamak için fotoğraf dilini kullandığınız bence çok daha önemli.
Son çalışmalarınızda dinsel ve mitolojik motifler var bu bansettiğim ögeler aslında çok renkli olmaya müsaitken sizin çalışmalarınızda monokrom bir dünyaya hapsedilmişler. Bu tür bir yönelim nasıl gelişti?
Ali Alışır: Bu tamamen bir yanılsama aslında.Gördükleriniz dinsel ve mitolojik motifler değil, gördükleriniz mekanların orjinalinde zaten var olan motifler.Bunların hiçbirine müdahalede bulunmadım.Hatta özellikle korumaya çalıştım diyebilirim.Ama mekanların üzerlerinde kullandığım elektronik devreler ve mikrochiplerin fotoğrafları uzaktan bakıldığında bir motif havasında algılanıyor.Oysa fotoğrafın bütünü bilgilerden oluşuyor.
Akademisyen ve çağdaş fotoğraf sanatcısı kimliğinizle çalışma sisteminizi merak ediyorum.
Üretmeye başlamadan önce çok fazla sergi gezip,dünyadaki çağdaş sanatçıların işlerini takip etmeye çalışıyorum.Bunlar bana gerçekten farklı bakış açısı kazandırıyor.Ama bu dediğim gibi sürekli yaptığım birşey değil,sadece üretim aşamalarında sıkça başvurduğum bir yöntem. Son zamanlarda en dikkat ettiğim şey sadece üretmeye ve yaratmaya hazır olup olmadığım. Bunu kendime çok sık soruyorum.Aksi takdirde boşa emek harcayacağımı biliyorum.Elbette profosyonel bir proje içinde yer alıyorsanız detayları sizin için düşünen bir ekiple  çalışıyor oluyorsunuz ve böylece herzaman doğru olanı ortaya koymak için kendinizi hazır hissediyorsunuz. Ama eğer çok kişisel çalışmalar üretiyorsanız doğruyu oldukça zor aşamalardan geçerek bulabiliyorsunuz.Burda yaşadıklarınızın da çok katkısı oluyor işlerinize;ilişkileriniz,yeni tanıştığınız insanlar,okuduklarınız veya seyrettikleriniz,iyi ve kötü anlarınız hepsi işlerinizi bir şekilde etkiliyor…Ben yaratıcılığın böyle durumlarda daha fazla yüzeye çıktığına inanıyorum.Bugün bu dijital işleri üretimemin temel nedeni,sanatı yaşayan ve değişen bir unsur olarak kabul etmem ve düşüncemin akışını planlı değil, tamamen serbest bırakmamdan kaynaklandığını söyleyebilirim.
Asıl olarak nelerden beslendiğinizi sormak istiyorum. Kaynaklarınız nelerdir?
Ali Alışır: Sanatçı olarak hayata dair öğrendiğim en önemli şey; başarılı olmak için çok çalışmak yada okumak değil.Tam tersine hayata olabildiğince daha fazla dahil olmaktır. Bu bağlamada; sanatın asıl esin kaynakları,yalnız sanat tarihi veya dev ressamların binlerce resmi değil,bütün diğer sanat dallarının bize getirdikleri olduğuna inanıyorum. İşte bu yüzden bende esin kaynaklarımı sinemadan,resimden,müzikten,yazılardan, kafelerde yapılan hoş sohbetlerden,yeni ilişkilerden yani hayatın içinden alıyorum ve hepsinden ayrı ayrı besleniyorum. Bu yüzden yaşamakta olduğumuz hayat yaptığım işlerden daha fazla önemli benim için.Diğer taraftan teknolojiyi, siyaseti, sosyolojik olayları sürekli takip etmeye çalışıyorum.
Mekanların ruhu hakkında ne düşünüyorsunuz? Mekanlarınızı seçerken onlara ne kadar ne katacağınızı önceden hissediyor musunuz?
Ali Alışır: Öncelikle mekan kavramının değiştiğini düşünüyorum.Mekanın en belirleyici özelliği olan “içerisi” ve “dışarısı” da gittikçe silikleşmeye başladı.Kent ve metropol kavramı da böyle bir değişime uğradı.Bugünün telekomikasyon anlayışyla (ağ bağlantıları ve internet ile) mekan,kent ve metropoller artık her yerdedir.Yerel bütünlükleri parçalanmıştır.Ruhu olmayan bir yer haline gelmiştir.Mekanları seçerken tarihi özelliklerine önemle dikkat ettim,amacım tarihin en eski ve yeni noktasını bir araya getirmekti. Görüntüsünü işlediğim bu mekanlar insanların fiziki imkanları kullanmadan yolculuk edebildiği “sanal mekanlar”a dönüştü.
Çalışmaşarınızı yakından inceleyebilme fırsatım oldu. Art On Gallery de ki serginizde , sanal mekanlar başlığına dahil ettiğiniz çalışmalarınızın bir kısmında boyayla müdahaleniz var. Buna neden ihtiyaç duydunuz?
Ali Alışır: Çalışmalara herhangi bir boya yada pentür olarak müdahelem yok.Gördüğünüz çalışmaların hepsi  dijital olarak işlenmiş ve basılmış işler.Oldukça iyi işlenmiş olmaları bu optik yanılsamayı yaratıyor olabilir.Prodüksiyon anlamında işlerin üretim esnasında gerekli gördüğüm noktalara fotoğraf ile dijital müdahalelerde bulunuyorum okadar.
Dijital Fotoğraf Sanatı’nın geldiği noktadan bahsedebilir misiniz? Türk sanat ortamında dijital sanat üretimlerinin nasıl bir yeri var?
Ali Alışır: Fotoğrafın bir zamanlar “gerçek” dünyayı yansıttığı ve mutlak güvenilir görüntü verdiği düşünülüyordu.Dijital fotoğrafın ve imajların ortaya çıkmasıyla beraber bu kesinlikler bugün tekrar sorgulanmaya başlandı.Artık günümüzde naif gerçekliğe kanmamamız konusunda sürekli uyarılmaktayız. Fotoğraf sonrası dönemde elektronik ve dijital teknolojilerle imaj yaratımında adeta sınırsız özgürlük ve esneklik çağını yaşıyoruz. Post Dijital Dönem olarak adlandırabileceğimiz bu dönemde imajlar işlenip,kaydedilip anında da yer değiştirebiliyor.
Dünya’nın birçok yerinde yeni media’lar kullanılarak üretilen ve piyasa tarafından önyagısız kabul gören bir sanat platformu var.Bu,sanatçıların daha farklı ve cesur işler yapmasına olanak sağlıyor.Türkiye gelişen bu sanatsal teknoloji ve yeniliklerden bence henüz fayda sağlıyamıyor.Umarım ilerleyen zamanlarda Türk yatırımcılar ve koleksiyonerlerde bu yeniliklere yatırım yapıp Türk çağdaş sanatına daha fazla katkıda bulunurlar.
Sanal kavramı üzerinde ilerlemeye devam edeceğinizi söylediniz, yeni konseptiniz hakkında ipucu alabilirmiyiz?
 Şuan birkaç proje üzerinde aynı anda çalışıyorum.Ama ağılıklı olarak popüler ikonlar üzerine yoğunlaşmış durumdayım.Marliyn Monroe’dan Gandhi’ye,Hitlerden Yunus Emreye kadar birçok isim yeni çalışmalarımın konusunu oluşturuyor.“Sanal İkonlar” olarak adlandırdığım projede,toplumda bu popüler figürlerin ve ideolojilerin bıraktığı izleri anlatmaya çalışıyorum.
Size esin kaynağı olan isimler var mı ?
 Ali Alışır: Teknolojik gelişmeler, buluşlar ve bunlar üzerinden üretim yapan sanatçılar ilgimi çekiyor. Daniel Rozin’in teknolojik ayna sistemlerini, Sam Boxton’un klonlama şezlongu, Auger ve Loizeao isimli genç tasarımcıların tooth implant, after life battery gibi işlerini hayranlıkla takip ediyorum. Geleceğin sanatının bu melez teknolojiler yoluyla yeniden şekilleneceğini düşünüyorum.
Gelecek takviminiz nedir?
 Ali Alışır:Şuan çalışmlarım Art On Gallery’den sonra Etiler Akbank Private Banking Merkez Şube bünyesinde sergileniyor.Bundan sonraki en yakın program Contemporary Art Fair ve yurt dışı fuarları olacak.Ve tabi önümüzdeki yıl Sanal kavramıyla ilgili yeni bir sergim daha olacak..
Posted in Röportajlar | Tagged , , , , , ,

Siber İsa Kompleksi

Siber İsa Kompleksi / Ali Alışır 2011

.Ali Alışır Makale / Fototeknik 2011


Yeni bir aydınlanmanın teknolojik olarak henüz eşiğinde olmamıza rağmen teknolojik gelişmeler bugün düşünce kalıplarımızı kökten değiştirmektedir. Çağımızın teknolojisi geçtiğimiz birkaç bin yılın katmanını adeta sıyırıp altından bambaşka bir evren çıkartıyor; bu sınırsız özgürlüğün adı Sanal Gerçeklik. Sanal Gerçeklik her gün biraz daha büyüyor. Tıpkı bir dönemler telgrafın telefon olması, radyonunda televizyon olması gibi her yere bir virüs gibi yayılıyor.
Psikiyatri çıldırmanın ilk kompleksinin İsa kompleksi olduğunu söylemektedir. Günümüzün kompleksi ise bir “Siber Isa” olabilir. “Siber İsa” elekronik İmgelerin kuşatımı altında hayatını nerdeyse bir mit statüsünde yaşayan bizlere verdiğim takma bir  isim. Bu sınırsız özgürlük dünyasında her şey ve herkes olabileceğimiz, her an her yerde olabileceğimiz yepyeni bir duygunun tanımı. Yarının ne getireceğini henüz bilmediğimiz ama şimdiden sahte görüntüler, taklitler, kopyalar dünyasında kodlara ve modellere bağlı ağ temsilleri içinde yaşayan bizlerin bir izdüşümü “Siber İsa”.
İsa’yı imge haline getiren tarihin gözüyle yaşadıkları ve evrensel insanlık bilgiyle örtüşen düşüncesi, bugün isteği ve zevki hayatımızda kurgusal hale getiren teknolojiyle aynı işlevi yerine getiriyor: Yaşananları imgelerin içine yerleştiriyor.
Bir çok olgu gibi “Siber İsa” da geçmişin günümüzde bir tür yankılanması haline geliyor. Ve Isa imgesi de diğer birçok şey gibi artık kendi kaynağından beslenmiyor. Kaynağının etkisi sürse bile kendisinin şimdiden çok uzaklarda kaldığını söyleyebiliriz. Eskiden fotoğraflara bakarken ruhçuluğu, tıpı ve optiği yani bilinmeyenin o gizli izini sürebilirken, günümüzde yazılım, paylaşım ve teknoloji ile görüntüler bizleri  artık bilinmeyene geçit vermeyen bir noktaya taşıyor. Artık her şey kodlar ile oluşturulurken aydınlanmış bu dünyada gözün karanlıkta görmediği hiçbir yer kalmıyor.
.

Ali Alışır – “Sanal Mekanlar” Sergisinden 2011
.
Sürekli çoğaltılan bu kodlar ve görüntüler imgelerin her seferinde yeni bir şimdi yaratmasını sağlıyor. Dolayısıyla toplumsal hafıza ve düşünce yaşanmış -tarihsel- olaylardan değil artık onların imajlarından yararlanıyor. İmajlar bir nevi gerçeğin yerine geçiyor.
Bu noktada hepimizin artık bir de optik bilinçaltımızın oluştuğunu düşünebiliriz. Birbirimizle iletişim kurma şekillerimiz -fiziki ortamdan bağımsız-artık dijital işlemciler ve ağlar üzerinden sağlandığı için bunu yeni bir doğa ve bilinç seviyesi olarak adlandırmamız da mümkün. Optik bilinçaltımız artık normal hayatımızı değil bu sanal ortamın bilgilerini ve elektronik dalgalanmalarını da depolamaktadır.
Tarihsel hafızası gittikçe silikleşen, imaj ve görüntü bombardımanı altında ezilen ve sürekli şimdiyi yaşayan bizler ise, bir yandan gerçekliği nötralize etme gücü kazandırırken diğer bir yandan da derin hayal kırıklıklarının yaşanmasına neden oluyoruz.
İmajlar dönemi olarak adlandırdığım bu dönem aslında sıkı sıkıya bel bağladığımız bütün güvenli sınırlarımızın silikleşmeye başlamasının bir tespiti.(Dinden siyasete, sanattan ekonomiye kadar) Örneğin; Görsel ve yazılı medyanın günümüzde  ürettiği imajların tekrar edilme üzerine kurulu olması bir bellek yaratmaktan çok unutkanlığı beraberinde getiriyor. Yaşamlarımız reality Show lar ve haber ile şeffaflaştırılırken imaj yığınları gerçekte neler olup bittiğinin ve söylendiğinin üzerini sürekli örtüyor. İmajlar dönemi geçmişten gelen kavramına bağlı içerikleri, mesajları, tarihsel olguları, siyaseti ve ideolojileri adeta boşluğa fırlatıyor…
Çıldırmanın ilk kompleksi olan “Siber İsa” kompleksi işte tam bu noktada; yani gerçeklikle bağlantısı kesilmiş, tarihsel bilinçten yoksun, başka an ve yerlerde olma arzusuyla dolup taşan insan davranışı ve düşünce yapısıyla örtüşmektedir. Tıpkı mevcudiyetin varlığının benzeşimsiz olması gibi sanal dünyanın varlıklarıda artık biçimsiz ve benzeşimsizlerdir.
Konun başına dönersek; Belki de düşünülenin tam tersine bugün farkına vardığımız yönlerimiz ve bu yeni yaşam biçimimiz yeni değildir. Biz beynimizin yeni yanlarını keşfetmiyor, belki de en eski olanları uyandırıyoruzdur. Bu teknoloji asırlardır sihirbazların ve simyacıların kullandığı kudretli güce giden -iyi yada kötü- yolun bir benzeri de olabilir. İnsan ırkı bu bilgiyi yitirmiş olabilir. Fakat bugün sanal gerçeklikle beraber bütün insanlar bu alanda hak iddia ediyor.
Yaşadığımız sistem içinde henüz elektrik yüklü cisimsiz varlıklar bizimle televizyon, video ekranları ve ağlar üzerinden bağlantı kurarken acaba gelecekte sanal dünyanın yeni peygamberleri ve mucizeleri ne tür bilgilerle hareket edecekler? “Siber İsa” kompleksi bu kaynağı olmayan bilgiler ve imajlar dünyasının karmaşası altındaki yeni “ilahi güç”ü nasıl şekillendirecek?
Ali Alışır
www.alialisir.com
ali@alialisir.com
Posted in Makaleler, Yazılar | Tagged , , , , , , , , , , , , ,

Sanat Nedir & Sanatçı Kimdir?

Sanat Nedir & Sanatçı Kimdir? / Ali Alışır 2011

Ali Alışır – “Sanal Mekanlar” Sergisinden 2010
Sanat nedir? Sanatçı kimdir ? Yüzyıllardır bu soru soruluyor ve tartışılıyor. Bu çok basit bir ifadeyle sanatçıya ve sanata tarihin hangi çerçevesinden baktığınıza bağlıdır.14.yy aydınlanmasından ve marksizmden baktığımızda burada üretim tarzlarının önemli olduğunu görürsünüz. Yani üretim tarzları toplumsal bir yarar  görüyorsa o kişiye sanatçı ünvanını hemen verir. Eğer o ideoloji ona sanatçı olarak ünvan vermiyorsa demek ki o ideolojinin işine yaramıyor demektir.
Her şeyden önce şu saptamayı da yapmak lazımdır; sanat bir toplumun içindedir. Sanatçı da o toplumdan beslenmekte ve kaynaklarını toplumdan almaktadır. Acaba bu medyatik bir görüşle toplum neyi istiyorsa sanat ve sanatçı o dur?
Yani toplum sanatçıyı bir inşaat işçisi yada bir iş adamı olarak görmek istiyorsa sanatçı bunlardan biri mi olmalıdır? Burada bir şüphe var…
Sanatçının bir toplum içinden doğduğundan yola çıkarak topluma bakmak gereklidir. Toplum denilen şey nasıl tanımlanıyor? Sanatın ve sanatçının ilgilendiği toplum hangi toplumdur?
Bir kere toplumun bir sistem sorunu vardır. Bir toplum olabilmesi için önce üretim sisteminin sonra bürokrasi sisteminin ardından da kültürel yapısının belirlenmesi lazımdır. Sanat ve sanatçı  bu sistem ve çark içinde hareket eden iki tane kavram şeklini alır. Bu çarktan kurtuluş yada bu çarka karşı olma, bu çarkın dışına çıkma meselesi acaba sanat ve sanatçı için gerekli midir yoksa değil midir? Eğer gerekliyse nasıl yapılacak ve ne elde etmek için yapılacaktır?
Sanatın toplum sistemi içinde kayıtsız şartsız hareket etmesi zaman içinde onu bir ideolojiye bağlamaya başlayacak ve sanatçı zamanla bir ideolojinin adamı yada bir ürünü olma konumuna gelecektir.(Marksist sanatçı, evrensel yada geleneksel kültüre ait değerleri savunan sanatçı gibi…) Peki bu neye ve kime göre belirlencektir? Bir sistemin içinde hareket ediliyorsa bir sistem mi belirleyecektir bunları?
Bunun da bir eleştirisi var; çünkü bu seferde sanatın siyasi olması kaçınılmaz hale gelecektir. Bu siyasi yapı içinde başka bir sorun daha ortaya çıkabilir: Tamam sanatçı siyasi bir yapının içinde yer alacaktır. Fakat bu sanatçı iktidarın sanatını mı yoksa muhalefetin sanatını mı icra edecektir?
Bu noktada ister iktidarın, ister muhalefetin sanatçısı olsun gene aynı sistem içinde yer alınacaktır. Önemli olan sanatın ve sanatçının toplumsal yapıyı eleştirecek bir gücü ve isteği varsa sistemin dışında yer almasıdır. Acaba bu mümkün müdür?
Şimdi eğer iktidardan yada muhalefet yapısından bir sanatçı (yada sanat yapıtı) kendini ayırmak isterse, o zaman toplumun sistemiyle arasında bir gerilim oluşacaktır. Bu tarihin her alanında yaşanmıştır ve hala yaşanmaktadır. Yani bir kaosun peşinden gidecek olan sanatçı yavaş yavaş o sistemin  dışına çıkmaya başlayacaktır.
Bunun önemi nedir? Ve sanatçı niçin bunun dışında yer alması gerekmektedir?
Öncelikle bizim “gerçeklik” olarak algıladığımız yaşamın  gerçekliklerinin bu sistem içinde yer aldığını göreceğiz. Bizler bu toplumsal yapının ve sisteminin bize önerdiği, empoze ettiği gerçekler üzerinde yaşıyoruz. Bizim her sabah yataktan kalkmamız belirli araçlara binip belirli bir saatlerde işlere gitmemiz şart. Eğer ben bütün bu sistemin ortaya koyduğu zorunlulukları reddediyorsam, çünkü bunlar sistemin içindedir diyorsam, sistemin dışına çıkmak istiyorsam demek ki kendimi karman karışık kaos halinde bulunan insanlar ilişkisi yumağının içine kendimi atmam gerekir.
Peki nasıl karman karışık oluyor bu insanlar ilişkileri?
Belki bir dil yok. Anlaşabileceğimiz, cümleleri özellikle kullanmıyoruz. Her sabah yapmamız gereken şeyleri yapmıyoruz. İhtiyaçlarımızı başka türlü saptamaya başlıyoruz. Ben ihtiyaçlarımı bireysel olarak kendime göre ayarlamaya başlarsam ve dili de ortadan kaldırırsam ve her konuda bunu uygulamayı başarabilirsem o zaman bu ilişkiler zincirinin tamamen dışına düşmüş olurum. Yani kısaca bir kaosun içine kendimi atmış olurum. O zaman sizin gerçeklerinizle benim gerçeklerim birbirinden ayrılmaya başlar. Ortaya bir gerçeklik sorunu çıkar. Sizin gerçeklik sorununuz daha kolay çözülebilir. Çünkü size bunların çözümleri önceden verilmiştir(iktidar ve muhalefet olarak siz bunları kendi içinizde çözümlersiniz)
İşte sanatın gerçekliğiyle toplumun gerçeği tam bu noktada birbirinden ayrılmaya başlar. Çünkü bir sanatçı ne iktidar ne de muhalefet olmak istemiyorsa yani sistemin gerçeklerini ve toplumsal sistemin işleyişini reddediyorsa o zaman tek bir gerçekliği kalıyor demektir o da sanatsal gerçekliği.
Sanatsal gerçeklik topumun dışına çıkan topluma tepeden bakan, ona alternatif biçimler getiren, alternatif iletişim tarzları öneren bir yapıt olarak karşımıza çıkar. Sanatsal gerçekliğin bir ütopyası olduğuna göre ve de toplumsal gerçekliğin karşısında bir alternatif olarak durduğuna göre niçin alternatif olarak duruyor diye sormak lazımdır. Demek ki burada bir insanlığın kurtuluşu adına hedeflenen bir nokta vardır. İşte modernizminde hedeflediği noktalardan biri bu kurtuluştur. Yani modernizm bir ideoloji olarak öyle bir şekilde ortaya çıkacaktı ki, öne sürdüğü her şey insanlığın kurtuluşu adına olacaktı. Ama bir müddet sonra modernizmin bu vaadleri de tıkanmaya başladı. Öne sürülen kavramlar ve onların tanımları belki bir şekilde gerçekleşiyordu ama insanlar ütopya olarak onları nasıl hissediyorlarsa onlar gerçekleştirdiği anda öyle yaşayamıyorlardı. Ütopik olarak insanların değer yargılarında o özgürleşme yeni bir değere dönüşmemişti.
Konunun başına dönersek kimlerin daha esaslı sanatçı olduğu, kimlerin çok kötü sanatçı olduğu, sanatçı olup olmadıkları hangi anlamda tartışılacak? Aynı sistemin içinden konuşuluyor ve aynı sistemin içinden de üretim tarzları iktidar ve muhalefet olarak belirleniyorsa değişen ne olacaktır?
Modern toplumlar ikilikler üzerine kuruludur. Ben size beyaz dersem siz bana siyah dersiniz. Kadın deyince erkek dersiniz. İktidar dediğim zaman da akla muhalefet gelecektir. Ama hep aynı sistemin içinden konuşulacaktır. Bu taa ki popüler kültürün ortaya çıkması postmodernitenin bu ikilikleri, bu sistemi yeniden sorgulamaya başlamasıyla sanat ve sanatçı kavramları da başka bir şekle dönüşmeye başladı. Acaba modernizmin ortaya koyduğu bütün bu değer  sorgulanmaya başladıktan sonra Postmodernist’lerin getirdikleri eleştirilerle insanların hala ütopya üretme şansları var mı?   Bir sanat yapıtının ütopyası elinden alınırsa alternatif bir toplum yapısını üretmekten alıkonulursa yeni ve farklı olarak ortaya ne konulacaktır?
Ali Alışır
www.alialisir.com
ali@alialisir.com
Posted in Makaleler, Yazılar | Tagged , , , , , , , , , , , , , , ,

Görselliğin Aşırılığı

Görselliğin Aşırılığı / Ali Alışır 2010

Ali Alışır – Sanal Mekanlar Sergisinden – 2011

Siber-uzayın fantazyalarla ve zevkle kaplı dünyası gerçeklik karşısında bizi adeta fiziksel bir çözülüme tabi tutuyor. Bu cisimsizleştirilmiş özneler dünyasında sanal takma adlarla ve fiziki bedenlerine ihtiyaç duymadan etkileşimde olan bizler artık kendi yüzlerimizden yoksun yaşıyoruz.
Fiziki dünyada kapamak zorunda olan gözlerimiz sanal dünyada adeta uyanık kalmamızı ön görüyor. Ekran hiçbir zaman kapanmıyor. Sürekli görüntüler ve imajlar üretmeye devam ediyor. Dünyaya açılan bu pencere dinlemenin, hissetmenin ve tepki vermenin fiziki bağlantısını koparıyor. En şiddetli görüntüleri üretirken bile fiziki etkilerini yok sayarak bunu yapıyor. Ekranda bir video-oyun savaşı niteliğinde gerçekleşen gerçek savaşla bir an yüz yüze gelen seyirci adeta ahlaki tepkilerinden nötrleştiriliyor. Ekran adeta gerçeğin kendisi yerine geçiyor.
Bu yüzdendir ki yeni dünya düzeninin savaşı artık görüntülerle gerçekleşmekte dir. Herhangi bir gerçekliğe ihtiyaç duymadan görüntüler yazılımlarla üretilirken medya aracılığıyla da hızlı bir şekilde de tüketime sokulmaktadırlar.
Bu başından beri sanatın yapmaya çalıştığı imgeleri görünür kılmanın en tehditkar yönlerinden biridir. Çünkü artık imgeler basitçe hayatımızı ve çevremizi temsil etmemektedirler. Günümüzde imgeler hayatımızın her alanını yeniden biçimlendirmektedirler.
Bu noktada, fotoğraf sanatı da görme eylemini gözetlemeye, kaydetme eylemini ise sınırsız dağıtıma bırakmıştır. Böylece gerçekliğin nerdeyse hiç bir şekline uymayan matris ve modellere dayalı çapraşık bir düzeye geçiş yapılmıştır.
Acaba fotoğraf sanatının temelinde saklı olan bu manipülasyon gücü ve yaygınlığı insanlığın evrimine dair yeni bir şeyler söylüyor olabilir mi?
Sanal dünyalarımızda inşa edilen bunca katmanda hala bilinçsiz bir şekilde bu büyük metobolizmanın dolaşımına ve sinir sistemine katkıda bulunuyoruz. Milyonlarca kullanıcı canlı, soluk alıp veren bu yapıda adeta kendi fiziki bedenlerinden çözülüp bir tür enformasyon ağına dönüşüyor. Artık bedenlerin hücre yapısı elektronik kodlar ve sinyallerle yer değiştirmeye başlamıştır. Gündelik hayatta ekran başındaki bendenler işlevsiz bir hale gelirken, gerçek benliklerimizin nerdeyse tamamen işlevsel bir basitliğe indirgenmektedir.
Yaşadığımız çağda modern düşüncenin ivmesi öyle bir noktaya gelmiştir ki çağlar boyu süre gelen algılama, yorumlama ve içselleştirme eylemlerimiz adeta zaman ve mekan mevhumundan kopmuştur. Bu noktada medyanın kitle iletişim araçlarını daha güçlü ve hızlı kullanmasıyla beraber her anı, olayı ve haberi kendi refarans bölgesinden kopartıp adeta bir boşluğa fırlatmıştır. Kendi refarans bölgelerinden uzaklaşan bu bilgiler, anlar ve olaylar artık network ağları içinde  yutulup kaybolmaktadırlar..
Siber alanın bu sınırsız özgürlük bölgesi toplumsal kültürel ve geleneksel yapının mozaiklerini adeta atomize ederek, kökeni olmayan-orjinalinden “daha gerçek” görüntüler ve imajlar üretmeye kendini programlıyor. Tarihin adeta kısa devre yaptığı bu çağda görselliğin aşırılığı, bireylere hazmedebileceklerinden fazla bilgi yükleyerek özgürlük ve demokrasi gibi kavramları da ele geçiriyor. Onları içeriğinden koparıyor  ve aşkın değerini yitirtiyor.
Günümüzde bu boş simülasyonlardan kurtulma çabası ve postmodernizm ile geri dönen nostaljik(özgürlük, demokrasi, barış, sanat vs…) kavramların anlamlarına tekrar sarılma çabası başarısız kalmaya mecbur olacak gibi gözüküyor. Çünkü tarihin oluşması için gereken olayların artık medya ve kitle iletişim araçlarının dışında gelişebilmesine vakit kalmamıştır.
Ali Alışır – 2010
http://www.alialisir.com
ali@alialisir.com

Posted in Makaleler, Yazılar | Tagged , , , , , , , , , , , , , , ,